Yonca Karakaş ile Felsefe ve fotoğraf arasında bir diyalog
Röportaj: Emel Gülşah Akın
Fotoğraf temelli çalışmalarında insanın kurduğu yapay sistemlerle ilişkisini araştıran Yonca Karakaş, Mart 2025'te Ankara Belmart Space'de açtığı It from Bit sergisi vesilesiyle sorularımızı yanıtladı. Mesaj kaygısından bağımsız bir üretim anlayışı, Wheeler ve Heidegger'in izinden giden kavramsal bir çerçeve ve izleyicinin esеrle kurduğu ilişkinin aslında kendisiyle kurduğu bir monolog olduğu fikri — bu söyleşi, tüm bu başlıkları sanatçının kendi sesiyle ele alıyor.
Yonca merhaba, kısaca seni tanıyabilir miyiz?
Diyarbakır doğumluyum. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Fotoğraf ve Video Bölümü’nden mezun oldum. Okula daha çok sinema için girmiş olsam da, içe dönük yapım ve sinemanın daha kolektif bir alan olduğunu bildiğim için fotoğrafı tercih ettim. Çalışmalarımda dilin ve bilgilerin hayatlarımızı nasıl şekillendirdiğini, insanın kurduğu yapay sistemlerle olan ilişkisini araştırıyorum. Şu anda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyorum.
Son serginden bahsetmeden önce kısaca üretim pratiklerinden bahsetmek isterim. Fotoğraf temelli bir sanatçısın; önceki sergilerinde ele aldığın konular oldukça etkileyici ve bireyin kendisiyle olan ilişkisini sorgulayan, hatta belki de “yüzleşme ya da hesaplaşma” yaratabilecek konular. Bu konulara ilerlemen nasıl oldu? Kendinle olan bir mücadele mi yol açtı buna?
Bir hesaplaşma değil aslında; sanki daha çok bir durum hâli bu.
Kısaca değinmek gerekirse, bana kalırsa her şey içine doğduğunuz aile ve anne ile başlıyor (burada anne diyorum ama bir baba da ilk ebeveyniniz olmuş olabilir). Doğduğunuz anda temas hâlinde olduğunuz ilk kişi anneniz yani her şey anneden alınan ilk aferin ile ilgili. Ve anneden alınan bu aferin aşırı politiktir. Anneniz kim olmanız gerektiği ile ilgili ilk hareketi verirken bunu bilinçli ya da belirli bir amaca yönelik yapmıyor; sanırım daha çok belirli bir geçmişin kalıntıları ile size yol çizmeye çalıştığını düşünürken iyiliğiniz adına olduğuna inandığı bir şeyi ısrarla devam ettiriyor.
Oluşum aşamasındaki herhangi bir şeyin aldığı ilk onay, onu oluşturan kök bilgi gibi bir şeye dönüşüyor. Bahsettiğim bu şey sistemler için de geçerli. Tüm sistemler onay aldıkları veri tabanı üzerinden şekillenirler ve bu şekilde var olmaya başlar. Bugün kullandığımız yapay zekâ dillerinin farklı olmasının sebebi de biraz bu. Her şey alınan ilk veri ya da ilk aferin ile ilgili. Yani bir noktada hepimiz ebeveynlerimizin ilk aferinleriyiz
Bu yüzden sorgulama ya da hesaplaşma hâli sadece benimle değil, hepimizle ilgili… Dönem dönem hepimiz kendimizi sorgularken buluyoruz. İçinde bulunduğumuz bu varlık sahasını, bu sahadaki eylemlerimizi, belki de ilk eylemimiz olan konuşma ve konuşurken kullandığımız dili ve bu dilin günlük rutinlerimizde nasıl da kurgusal bir duruma hizmet ettiğini fark ettiğimizde çoğu şey bir anda bir sorgulama zeminine dönüşüyor. Zaten bunu bilinçli olarak değil, çoğu zaman gündelik işlerimizi yaparken arka planda işleyen daha gerçekçi bir iç sesle yapıyoruz.
“Bunu neden yapıyorum? Buraya gitmek zorunda mıyım? Bu telefonu açmak zorunda mıyım? Neden şu an gülüyorum, gülümsemezsem eğer kaba görünür müyüm?” Tüm bunlar basit ama düşünüldüğünde bizi belirli bir amaç doğrultusunda yöneten ve o amaca ulaşmaya yönelik ikna eden sorular. İkna olmak zorundayız, yoksa birlikte barınamayız.
Ben bu sesi seviyorum. Bana sadece kendim üzerinden tüm insanlıkla ilgili gerçekçi bir done veriyor.
Önceki röportajlarına baktığımda sinema alanına ilerlemekte olduğun gibi bir hisse kapıldım. Fotoğrafların ve kısa hikâyelerini görselleştirmek istediğinden bahsetmişsin. Bu bir yetmeme durumundan mı kaynaklanıyor, yoksa daha iyi bir anlatım tekniği olmasından mı?
Evet, sinema yapmayı hâlâ çok istiyorum ama daha önce de söylediğim gibi bu bir ekip işi. Aşırı derecede mükemmeliyetçi biri olarak sadece ben ve kameram bu işin ne kadarını halledebiliriz diye sürekli düşünüyorum. Tabii ben düşünürken zaman hızla ilerliyor. Yani bunu yıllardır yapıyorum.
Şimdilik kısa, 15–25 saniyelik kısacık videolar çekiyorum. Aslında çektiğim şeyleri seviyorum da ama ben sanırım çoğu şeyde olduğu gibi bu paylaşım çağında hâlâ çok az şeyi paylaşmaktan yana kullanıyorum tercihimi. Bilgisayarımda kısa videolarım, yazdığım yazılar ve daha birçok şey var; hemen herkesin sürekli ve rahatlıkla paylaşabileceği şeyler. Ama bir noktada üzerine çok düşününce sürekli şöyle bir ses yankılanıyor zihnimde: “Ne gerek var?” Ve bir anda soğuyorum. Her şey tüm anlamını yitiriyor ve ben yine günleri devirmiş oluyorum.
Yine önceki röportajlarında fotoğraf üretimlerinde mesaj kaygısı konusunu düşündüğünden bahsetmiştin. Sinemaya kayma fikrinin bununla bir ilgisi de var mı mesela? Zira sanat, mesaj ve ifade konuları tartışmalı konular. Sen ne düşünüyorsun?
Hepimiz bir şeye başlarken aslında içgüdüsel olarak kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. İlk aşamada bu konuşurken oluyor. Herhangi bir sohbet sırasında bile aslında yaptığımız şey “bakın ben buyum ve şöyle düşünüyorum” demek. Bu noktada ilkel bir gösteri başlıyor; ben artık çevremi etkilemeye çalışan ve çok iyi dans eden bir hayvana dönüşüyorum. Bu bana komik geliyor ama anlayabiliyorum da, çünkü ben de oradayım. O sahayı hep birlikte paylaşıyoruz.
Bugün bir fotoğrafçı olarak anlatmak istediğim şeyler olabilir ve yaptığım şeyle onay almak istiyor olabilirim. Bunlar hepimizin bildiği, sürekli konuştuğumuz şeyler. Benim sanırım tahammül edemediğim şey bunu sürekli olarak deklare etme şeklimiz. Her şeyi anlatmak zorunda kalmamamız gerektiği gibi her şeyi anlamak zorunda da olmamalıyız.
Fotoğraf çekerken ya da yeni bir seriye başlarken zihnimde bazı görseller oluşuyor (görsel sanatlarla uğraşan herkes ne demek istediğimi çok iyi anlar) ve ben bunu küçük bir taslağa çeviriyorum, eskizlerle. Sonra bunun için malzeme arayışına girip sahneyi kurduktan sonra çekim yapıyorum. Sergi zamanı gelince benden de bir statement isteniyor ve ben işte o gün işlerime bakıp bunu neden yaptığımı kendime soruyorum. Genelde cevap okuduğum, izlediğim, maruz kaldığım ya da gözlemci bir kişilik olarak şahit olduğum şeylerle oluyor; üreten herkeste işleyen sistem gibi.
Ama sergi sırasında insanların size yaklaşıp bir işin tüm krokisini çıkartarak tek tek her şeye işaret edip “bu neyi anlatıyor?” sorusu bana çok tuhaf geliyor. Çünkü bunu ben de bilmiyorum bazen; işlerime eklediğim herhangi bir nesne belki de sadece estetik bir kaygıyı bertaraf etmek içindir. Demeye çalıştığım şey şu ki: içinde yaşadığım bu bedene ve zihne en yakın kişi benim. Doğal olarak ben bile bunu henüz bilmiyorken size nasıl aktarabilirim?
Yani aslında “benim bir mesajım var ve bu mesajı herkese iletmem gerek” deyip herhangi bir çekime ya da sergi hazırlığına başlamıyorum. Zihnimde oluşan görüntüleri fotoğraf makinesi aracılığı ile gerçeğe dönüştürüyorum. Sergilenme zamanı geldiğinde benden istenen açıklayıcı bir metin olduğu zaman dönüp neler yaptığıma bakarak işimi tanımlayabiliyorum; bu bana daha az karmaşık ve insancıl bir yol gibi geliyor.
It from Bit sergini mart ayında Belmart Space’de Ankara’da açtın. Ankara tercihine ne sebep oldu, süreç nasıl gelişti, bahsetmek ister misin?
2024’te Ankara’da, Çankaya’da hemen hemen tüm işlerimin sergilendiği bir sergi yapmıştık. İnanılmaz kalabalık bir sergiydi ve gelen herkesin ilgisi çok netti. Başta çok çekindiğim ama birkaç dakika sonra evde hissettiğim bir sergiydi. Yine 2024 Eylül ayında Unite Ortak Mekan’da Superpose başlığı altında çok sevdiğim bir grup sergisi yapmıştık. O dönem Türkiye’de olmadığım için katılamamıştım ama buna rağmen çok sağlıklı ve profesyonel bir iletişim şekli ile ilerletmiştik tüm süreci.
Ankara’nın kendine ait mesafeli bir duruşu var. İhlal edilmeyen sınırlar içerisinde kurulan diyaloğu çok seviyorum. Bu yüzden Belmart Space’ten teklif gelince kabul ettim.
It from Bit’in sergi metninde Wheeler ve Heidegger’den bahsediyorsun. Hem bilginin fizikselliği hem de ontolojiyi yani oluşu ele alan kişiler bunlar ve kişinin kendini sorgulamasına sebep olan şeyler. Ziyaretçiye sorgulatmak istediğin şeyler var diye düşünüyorum. Aynı zamanda kendi içinde bir hesaplaşmanın beyanı gibi. Bununla ilgili ne söyleyebilirsin?
Modern fizik inanılmaz bir araştırma sahası. Burayı ve bu alanı anlamaya çalışma çabası bile çok değerli: “çaba”. Çünkü bazı şeyleri anlayamayabiliyorum. Ama içine girdikçe ve anladıkça sizi saran ve farklı bakış açıları kazanmanıza sebep olan bir bilim dalı. Bu yüzden çok ilgimi çekiyor.
Felsefe ile aralarında korelasyon kurmak bu sahayı genişletmek, zihinsel olarak yeni haritalara sahip olmanıza olanak sağlıyor ve Wheeler da tam da böyle bir fizikçi. Aslında bilimsel bilgiler arasında korelasyon kurarak ilerliyor.
“Hâlâ insanlığın çocukluğunda yaşıyoruz. Günümüzde tüm bu ufuklar aydınlanmaya başlıyor: moleküler biyoloji, DNA, kozmoloji. Biz sadece cevap arayan çocuklarız.” diyor.
Bana kalırsa bugün evrene dair bir tekillikten söz etmeyecek olsak bile, bilgi anlamında geçmişe dönük bir yolculuk üzerinde bugünümüzü anlamaya çalışan varlıklar olarak tüm bu bilimsel sahaların ortak bir tekilliğe doğru yolculuk ettiğini rahatlıkla görebiliriz: modern fizik, felsefe, sosyoloji, moleküler biyoloji… Nihayetinde araştırdığı alan aslında nasıl var olduğumuz, kim olduğumuz.
Genel olarak da tüm sergilerimin çıkış noktası aslında bu konu üzerinden şekilleniyor ama bu konuda bir otorite olmadığım gibi gelen ziyaretçinin ne düşünmesi gerektiğine de ben karar veremiyorum. Bazen çevresinde döndüğünüz, düşündüğünüz ya da hissettiğiniz konuları karşınızdakilere aktaramayabilirsiniz. Burada bir aktarım yapma zorunluluğunuz olmadığı gibi karşınızdakilerin de bu bilgi ile işlerinize bakmak ve sizi anlamak gibi bir zorunluluğu yok. Çok sevdiğim bir modern sanat müzesi ya da galeriyi gezerken içgüdüsel olarak ben de tam bunu yapıyorum. O an o alan içerisinde sevdiğim bir işe yaklaşıp incelerken aklıma metni okumak gelmiyor; sadece izliyorum ve durumun öznesi artık ben ve benim düşüncelerim oluyor.
Sanatçı, ürettiği iş ve benim aramda kendisinden bağımsız bir diyalog kuruyor ve bu diyalog aslında üzerine düşününce kişinin kendi deneyimleri, sorgulamaları ya da sevdiği şeylerden yola çıkarak kendi benliği ile kurduğu bir monolog. Aslında bu komik ama hepimiz günün sonunda yaşamlarımız boyunca edindiğimiz deneyimler üzerinden bir şeylerle bağ kurup öteki ile bağ kurduğumuzu sanıyoruz. Temelde yaptığımız şey kendimizle yeniden ve yeniden, ısrar eden paternlerle bağ kurmak.
Nihayetinde ben bir sergide aslında kimseye bir şey düşündürmüyorum. Oraya gelen herkes tıpkı bir film izlerken ya da kitap okurken, belki de bir arkadaşı ile konuşurken kendisi ile kurduğu bağı yeniden kuruyor. Ve ben sergi salonundan ayrılırken “çok beğendiler” deyip yüzümde şapşal bir ifade ile yatağımda uyurken aslında beğendikleri şeyin benimle değil, kendileri ile kurdukları tanıdık bağların konforu olduğunu bilmiyorum.
Eklemek istediğin ya da bahsetmek istediğin bir şey var mı?
Sergiye geldiğiniz ve yanımda olduğunuz için teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca daha önce sizinle iş birliği yaptığımız için kendimi şanslı hissediyorum.
Yonca Karakaş’ın It from Bit sergisi Belmart Space’da 05.04.2026 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
