Aidiyetin Haritaları: Eda Gizem Uğur ile Kentsel Mekân Üzerine
Yeniden Yazılan Topoğrafya, kağıt hamurundan çeşitli formlar, yerleştirme, 2025.
Röportaj: Emel Gülşah Akın
Sanatçı Eda Gizem Uğur, üretimlerinde kentsel mekân, aidiyet ve iktidar ilişkilerini malzeme ve mekân üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Resimle başlayan sanat pratiğini heykel ve enstalasyon gibi farklı üretim biçimleriyle genişleten Uğur, özellikle son dönem çalışmalarında kentsel mekânın politik ve hafızaya dayalı katmanlarına odaklanıyor. Bu söyleşide sanatçının üretim süreçlerini, son sergisini ve “karşı haritalama” kavramı etrafında şekillenen araştırmalarını konuştuk.
Sevgili Eda bize biraz kendinden bahsetmenle başlayabilir miyiz?
Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunuyum. 2017’de lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde yine Resim alanında yüksek lisans yaptım. Ardından kısa bir ara verdim ve Hacettepe Üniversitesi Heykel Bölümü’nde doktoraya başladım. Şu anda tezimi tamamlamak üzereyim diyebilirim; çok az kaldı. Son kişisel sergim de aslında tez sürecimle ilişkiliydi. Bunun dışında bağımsız olarak metinler yazıyorum, çeşitli projelere katılıyorum ve üretmeye devam ediyorum.
Güzel sanatlara yönelme sürecinden başlayalım. Üniversitede bu alanı seçmene ne sebep oldu?
Ben meslek lisesinde grafik tasarım okudum. Dolayısıyla aslında yönelimim biraz belliydi ve grafik alanında ilerlemeyi düşünüyordum. Lisede daha çok bilgisayar odaklı çalışıyorduk. Ancak resim bölümüne girdikten sonra güzel sanatlar eğitiminin lisede düşündüğümden çok daha farklı olduğunu gördüm. Gazi benim için önemli bir dönüm noktasıydı. Orada güncel sanat üzerine çalışıyorduk ve sanatın farklı düşünme biçimleri barındırdığını keşfetmeye başladım. Bu da beni oldukça heyecanlandırdı.
Rant Oyunu, Beton ve topraktan döküm harfler, yerleştirme, 2025.
Peki yüksek lisans için yine aynı alanı seçmene ne sebep oldu? Bazı öğrenciler o noktada medium değiştiriyor, örneğin resimden heykele geçebiliyor.
Açıkçası o dönemde aynı bölümde devam etmem biraz güvenli alan hissiyle ilgiliydi. Kendimi henüz tam olarak sınamaya hazır hissetmiyordum. Ancak ifade biçimi açısından malzeme odaklı çalışabiliyordum ve istediğim malzemeyi kullanmak konusunda özgürdüm. Bu nedenle o alanda kalmak bana rahat gelmişti. Doktora dönemine geldiğimde ise bu güvenli alanın aslında bir tekrar üretmeye başladığını fark ettim. Farklı mediumlar kullansam da ifade biçimimde bir tekrar hissi vardı. Bu yüzden farklı bir bölüme geçmek ve yeni hocalarla karşılaşmak istedim. Geriye dönüp baktığımda bunun doğru bir karar olduğunu düşünüyorum.
Bu değişim sana yeni bir perspektif kazandırdı mı?
Evet. Kendimi hiçbir zaman “ben resimciyim” ya da “ben heykelciyim” gibi kategorilere yerleştirmedim. Ama farklı hocalarla ve öğrencilerle karşılaşmak neyi nasıl yaptığımı daha derin sorgulamamı ya da görmemi sağladı.
İlk kişisel sergine gelelim. Yanlış hatırlamıyorsam Maus’ta gerçekleşmişti diye hatırlıyorum, “Yatırım Tavsiyesi Değildir” başlıklı bu sergiden biraz bahsetmek ister misin?
Evet, Mayıs ayında Maus’ta gerçekleşti. Bu sergi aslında kendimi tartma sürecimin somutlaşmış haliydi. Doktora tez dönemine geçtikten sonra okulda yaptığım üretimlerin biraz havada kaldığını hissetmeye başlamıştım. Ne yaptığımı görmek ve kendimi sınamak istedim. Bu tatmin arayışından ziyade eleştiri almayı da içeren bir süreçti. Sergi, yeterlilik dönemine kadar yaptığım çalışmaların üzerine kuruldu ancak sergiye karar verdikten sonra çalışmalar farklı bir yöne doğru evrilmeye başladı.
İstila, beton sıvalı duvar kesitleri ve A3 siyah beyaz dijital baskı, yerleştirme, 2025.
Başlangıçta mekân, özne ve mekân ilişkisi üzerine çalışıyordum. Bu daha çok aidiyet meselesiyle ilişkiliydi ve kişisel bir yerden ele alıyordum. Ancak küratörümle yaptığımız uzun sohbetler sonucunda mesele mekânın poetikasından mekânın politikasına doğru kaydı. Yani yaşadığım coğrafyaya ve çevreye başka bir açıdan bakmaya başladım.
Ben üretim pratiğimde “proje iş” adını verdiğim bir çalışma biçiminde ilerliyorum. Bu, bir soruyla başlayıp o soruya çeşitli cevaplar aradığın bir süreç. Süreç burada çok önemli; ortaya çıkan sonuç hiçbir zaman nihai bir son olmuyor. Sergideki işler de böyleydi. Her biri yeni sorular ve yeni arayışlar doğurdu. Özellikle mimarlık ve şehir planlama alanından gelen izleyicilerle yapılan tartışmalar da işleri farklı açılardan düşünmemi sağladı.
Sergide kişisel tarihinin içinde yer alan kentsel mekânlara odaklanıyordun, değil mi?
Evet, başlangıç noktası tamamen kişisel deneyimlerdi. Sergide yer alan “Mülkiyet Hakkı” ve “1 Metrekare” adlı iki çalışma bu açıdan önemli. Bu işler mekânla kurulan aidiyet ilişkisini ve bu ilişkinin iktidar araçlarıyla nasıl şekillendiğini ele alıyor. Aynı zamanda bir tür karşı haritalama pratiği de içeriyorlar.
Ben çocukluğunu aile apartmanlarında geçirmiş biriyim. Bu da mekânla kurduğum ilişkiyi çok etkiledi. Çocukluk hafızamda bu apartmanlar güvenli alanlar olarak yer ediyor. Ama aynı sokakta yer alan bazı yapılar, özellikle erişemediğim ya da içine giremediğim mekânlar, bu güven duygusunu sorgulamama neden oldu. Bu tür deneyimler zamanla kent mekânlarına ve onların ürettiği sınır ilişkilerine daha yakından bakmamı sağladı.
Ters Yüz, Kartpostal baskı üzerine mühür, 2025.
Base’te yer alan çalışmana da buradan geçebiliriz. Orada toplu konut meselesini ele alıyordun.
Evet, ancak o çalışmayla arama zamanla biraz mesafe girdi diyebilirim. Hacettepe’ye geçtiğim ilk dönemde yaptığım bir işti. Orada resimden heykele geçtiğim için “heykel yapmam gerekiyor” gibi bir beklenti oluşmuştu ve ben de bu beklentiyle biraz form odaklı bir çalışma yaptım. Ev formlarını kullanarak doğa–mekân ilişkisi üzerinden bir toplu konut projesi düşünmüştüm ama bugün baktığımda çok içime sinen bir iş değil.
Peki Base’e başvurma sürecin nasıl oldu?
Bu seri davet üzerine gerçekleşmişti. Portfolyomuzu gönderdik ve seçki oluşturuldu. Benim önerdiğim çalışma “Mülkiyet Hakkı” idi. Bunun yanında bu çalışma da sergiye dahil edildi. Daha önce 2017’deki Base’e de seçilmiştim. O zamanki işim bugünkü pratiğimden biraz farklıydı; daha çok kişisel hikâyeler üzerine kurulu bir enstalasyondu. Anneannemin hikâyesini onun tül perdesi üzerine, kendi el yazısıyla işleyerek anlatmıştım ve arka planda sesi duyuluyordu.
Farklı mediumlarla üretim yapıyorsun. Resim, heykel, enstalasyon… Bu çeşitliliği neye bağlıyorsun?
Konuyu anlatmak için en uygun malzemeyi seçiyorum. Zaten lisans döneminde de çok klasik anlamda resim yapan bir öğrenci değildim; daha çok malzeme üzerinden düşünüyordum. Eskiden kişisel hikâyeleri anlatırken o kişiyi temsil eden nesneler üzerinden çalışıyordum. Bugün de benzer bir yaklaşım var ama bu kez kentsel mekânı şekillendiren tahakküm araçlarını düşünerek malzeme seçiyorum.
Şeffaflık Yanılsaması, gaz beton, toprak, video yerleştirme, 2025.
Çapak dergisiyle ilişkin de var. Oradaki rolünden bahseder misin?
Çapak Ankara ve Düzce merkezli bir üretim alanı. İlk olarak tasarımcı ve dizgici olarak dahil oldum. Ancak eleştiri metinlerine olan ilgim zamanla yazmaya yönelmemi sağladı. Şimdi hem tasarım hem de metin yazımıyla ilgileniyorum. Birlikte çalışmak ve metinleri karşılıklı tartışmak benim için çok geliştirici bir deneyim.
Bu süreç kendi sanat pratiğini de etkiliyor mu?
Kesinlikle. Eleştirel düşünme pratiği üretim sürecimi de besliyor. Ancak eleştirel bakışı tek bir doğruyu dayatan sert bir tavır olarak değil, farklı perspektifleri yan yana getiren bir yaklaşım olarak düşünüyorum.
Şu sıralar en çok ilgini çeken kavramlardan biri de “karşı haritalama” sanırım, değil mi?.
Evet, son dönemde bu kavram üzerine yoğunlaşıyorum. Karşı haritalama, iktidarın ürettiği resmi haritaları eleştirel bir gözle yeniden okumayı ve görünmez kılınmış bilgileri ortaya çıkarmayı hedefleyen bir yaklaşım. Alternatif arşivleme pratikleriyle de ilişkili. Ben bunu özellikle kentsel mekân üzerinden düşünmeye çalışıyorum.
Mülkiyet Hakkı, Pembe evrak dosyaları üzerine rapido kalem ile çizim, 2023.
Yakın dönem projelerinden de bahsedebilir miyiz?.
Goethe-Institut’un Açık Vitrin programına Selinay’la birlikte bir projeyle kabul edildik. Kiralık konut meselesi üzerinden bir çalışma yapacağız. Bunun dışında Selektör Kolektif ile birlikte SAHA destekli bir projede yer alıyorum; Ankara’da yok olan heykeller üzerine bir çalışma olacak. Ayrıca Şehir Plancıları Odası’nın “Kent Fragmanları” atölyesiyle de bir proje yürütüyoruz. Uzun vadede ise aile apartmanları üzerine yeniden dönmeyi düşünüyorum. Bu yapılar üzerinden aidiyet, içeri-dışarı ilişkisi ve cemaatçi mekânsal yapılar üzerine çalışmak istiyorum.
Çok güzel projeler. Vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
