ATÖLYE GEZİLERİ: ayça güneş

Sanat pratiğini beden, abject ve öteki kavramları etrafında şekillendiren Ayça Güneş, üretimlerinde kişisel deneyimlerinden yola çıkarak toplumsal ve kültürel kodlarla ilişki kuruyor. Resimden performansa, heykelden dijital üretimlere uzanan disiplinlerarası yaklaşımıyla çalışan sanatçı, bedenin hem özne hem de ifade aracı olarak nasıl dönüştüğünü sorguluyor.

Bu röportajda Ayça Güneş ile sanat yolculuğunu, eğitim sürecinin üretimlerine etkilerini, bağımsız sanatçı olmanın zorluklarını ve son dönem çalışmalarını konuştuk. Özellikle “Kendimle Aramda” sergisi üzerinden beden, öteki, beğeni yargıları ve abject kavramlarına dair düşüncelerini paylaşan sanatçı, izleyiciyi kendi yorum alanını oluşturmaya davet ediyor.

Röportaj: Melike Serin

Biraz kendinizden ve sanata olan ilginizin nasıl başladığından bahseder misiniz?

Ben Ayça Güneş, 28 yaşındayım ve sanatla uğraşıyorum. Çocukluğumdan beri aklımda birkaç farklı meslek vardı. Sebebini tam olarak bilmiyorum ama on yaşındayken grafiker olmak istiyordum. Ya dansöz, ya grafiker, ya aşçı ya da dünyayı dolaşan bir müzisyen olacağımı düşünüyordum. Çevremde gitar çalan birçok insan vardı; ben de gitar çalıyordum. Ancak zamanla müziği bir kenara bırakıp resme yöneldim ve güzel sanatlar lisesine hazırlanmaya başladım.

Sanatla ilişkim ortaokul yıllarında başladı. Elbette o dönemde yaptıklarımıza ne ölçüde sanat denebilir, emin değilim; fakat sanatın pratikleriyle ilk kez o yıllarda tanıştım. Asıl anlamda sanatla karşılaşmam ise lisans eğitimimin ikinci sınıfında gerçekleşti. Güzel sanatlar lisesindeki eğitim daha çok zanaat odaklıydı. Teknik beceriler kazanıyor, bir referansı ne kadar başarılı biçimde taklit edebilirseniz o kadar iyi bir iş çıkardığınız düşünülüyordu. Lisans eğitiminde karşılaştığım sanat anlayışı ise bundan oldukça farklıydı.

Bu süreçte sizin için bir dönüm noktası oldu mu?

Hem lise hem de üniversite yıllarında benim için önemli kırılma noktaları yaşandı. Lisede yaptığımız birçok işe yoğun bir otosansür uyguluyorduk. Devlet okulunda, Millî Eğitim sistemine bağlı bir kurumda eğitim alıyorsunuz ve öğretmenlerin otoritesi çok daha belirgin oluyor. Aynı zamanda öğrencilerde bireysel ifade bilinci de henüz tam olarak gelişmemiş durumda. Bu nedenle yapmak istediğimiz işleri istediğimiz biçimde gerçekleştiremiyor, çoğu zaman kopyaya dayalı üretimler yapıyorduk. O dönemde yaşadığım bu otosansürün beni düşünmeye ve sorgulamaya ittiğini hatırlıyorum.

Benzer durumlarla lisans eğitiminde de dolaylı olarak karşılaşınca, bazı şeyleri kendi kendimize geliştirmeye başladık. Bir diğer dönüm noktam ise atölye hocamla yaşadığım bir tartışmaydı. Temel sanat eğitiminden atölye derslerine yeni geçtiğimiz dönemde, atölyedeki ilk haftamdı. Hocam bir çalışmamı eleştirmişti; ben de buna karşılık “Bu benim tarzım değil.” gibi bir ifade kullanmıştım. Bunun üzerine, “Burada bir tarzı olduğunu düşünen varsa atölyeyi terk etsin.” demişti. Ben de gerçekten çıkıp gitmiştim. Bu tür küçük çatışmalar insanın bakış açısını genişletiyor. Bugün geriye dönüp baktığımda, hocamın ne demek istediğini daha iyi anlayabiliyorum.

Resim bölümünde yaptığınız lisans ve yüksek lisans eğitiminin sanatınıza teknik ve kavramsal açıdan etkileri neler oldu?

Teknik açıdan bakıldığında, kendi deneyim alanımı genişletmem sayesinde önemli bir gelişim gösterdiğimi düşünüyorum. Serigrafi baskı dışında yeni bir teknik öğrenmedim; çünkü teknik eğitim açısından lisede oldukça yoğun bir altyapı edinmiştik.

Kavramsal açıdan ise durum farklıydı. Yapılan okumalar, atölyelerde yürütülen tartışmalar ve beyin fırtınaları son derece değerliydi. İnsanların kendi üretim süreçlerini ve düşüncelerini birbirleriyle paylaşması, atölyeyi yaşayan bir düşünce ortamına dönüştürüyordu. Bu tartışmalar, kavramsal meselelerin zihnimde yerleşmesine büyük katkı sağladı.

Ben resim çıkışlı bir sanatçıyım; ancak üretim pratiğim yalnızca resimle sınırlı değil. Dijital işler, baskı teknikleri, heykel ve performans gibi farklı alanlarda da çalışıyorum. Özellikle deneysel sanat dersinin, malzeme ve ifade biçimleri üzerine düşünmek açısından hepimiz için önemli bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Bu derste amacım yalnızca resim yapmak değil, farklı ifade olanaklarını araştırmaktı. Çoğu zaman bir metafor üretmeye çalışıyor, bazen de sinestezik bir yaklaşımla düşünüyordum. Bir kavramın bizde uyandırdığı hissin hangi biçime dönüşmek istediğini sorguluyordum: Bir video mu olmalı, bir performansa mı dönüşmeli, yoksa başka bir ifade biçimi mi gerektiriyor? İçeriği biçime dönüştürme süreci, sanat pratiğim açısından bana çok şey öğretti.

Mezun olduktan sonraki hayatınızla ilgili nasıl planlarınız vardı ve sonrasında bağımsız bir sanatçı olarak nelerle karşılaştınız?

Bunu iki bölümde anlatabilirim. Sanat dünyasını büyük bir şirket gibi düşünüyorum; biz de onun çalışanları gibiyiz. Ancak bu alana adım attığımızda bizi nelerin beklediğine dair benim aldığım eğitimde neredeyse hiçbir içerik yoktu. Vakıf üniversitelerinde bu konuya yönelik oldukça nitelikli derslerin verildiğini görüyorum. Bizim eğitimimizde daha çok makale yazma ve akademik kariyere yönelik içerikler vardı; sanat piyasasının işleyişine dair ise çok az şey öğreniyorduk.

Mezun olduktan sonraki döneme ait çok net hatırladığım bir an var. Temmuz ayının ortasında bir gün uyandım ve kendi kendime “Şimdi ne yapacağım?” diye sordum. Herhangi bir galeriyle çalışmıyorsunuz, sizi yönlendiren bir yapı yok ve sahip olduğunuz ağlar oldukça sınırlı. Elbette birilerinin elinizden tutmasına gerek yok; bunlar biraz da o dönemin duygusal düşünceleriydi. Ancak sanat alanında ilişkiler ağının ne kadar belirleyici olduğunu mezuniyet sonrasında daha net fark ettim.

Zamanla galerilerle, sanatçılarla ve sanat çevresinden insanlarla sergi mekânlarının dışında da bir araya gelmeye başladım. İnsanlar önce beni Ayça olarak tanıdı, ardından üretimlerimle karşılaştı. Hatta benim hiç tanımadığım kişilerin işlerimi bildiği durumlarla da karşılaştım.

Bir yandan geçimimi sağlayabilmek için resim kurslarında çalışma olanaklarını araştırmaya başladım. Ancak bu oldukça rekabetçi bir alandı; mezun sayısı fazla, olanaklar ise sınırlıydı. Birkaç yıl boyunca farklı yaş gruplarına resim, baskı ve heykel dersleri verdim.

Ankara’daki galeri sayısı belli; İstanbul ise tamamen farklı bir sanat ortamına sahip. Ancak ben kendi yaşamımı o dünyanın içinde kurmak isteyen biri olmadım. Üretimlerimi de çok piyasa odaklı görmüyorum. Satın alınabilir işler üretmekten ziyade, ilgilendiğim meseleleri görünür kılmaya çalışıyorum. Üretim pratiğim hiçbir zaman bir şey satmak amacıyla şekillenmedi.

Bu nedenle sanat pratiğimi sürdürebilmek için farklı yollar düşünmeye başladım. Dövme yapmaya yöneldim. Baskı işler üretip bunları satabileceğimi düşündüm. Bir dönem müzik grupları için sahne makyajı yapma fikriyle de ilgilendim. Bu plan hayata geçmedi ancak hâlâ aklımın bir köşesinde duruyor.

Biraz kendi sanat dilinizden ve üretim pratiklerinizden bahsedebilir misiniz?

Kullandığım malzemeler ve ifade biçimleri oldukça çeşitli. Bazen zihnimde güçlü bir görsel beliriyor, bazen de üzerine düşünmek istediğim bir mesele ya da aktarmak istediğim bir duygu oluyor. Üretimin biçimi de çoğunlukla bu çıkış noktasına göre şekilleniyor.

Örneğin bir duyguyu ya da eylemi tekrar ve süreklilik üzerinden ele almak istiyorsam, video ya da performans gibi mecralara yöneliyorum. Daha doğrudan ve çarpıcı bir etki yaratmak istediğimde resim öne çıkabiliyor. Daha sakin ama güçlü bir duygu söz konusu olduğunda ise kendimi çoğu zaman üç boyutlu üretimlere yönelirken buluyorum. Üç boyutlu işlerin etrafında dolaşabilme ve onlarla fiziksel bir ilişki kurabilme imkânını oldukça etkileyici buluyorum.

Kendi bedeniniz üzerinden çalışmak zamanla sizin için nasıl bir deneyime dönüştü?

İlk dönemlerde üretimlerim çok daha sansürlüydü. Kendime ait olan unsurlar işlerimde daha anonim bir biçimde yer alıyordu. Zamanla bunun değiştiğini söyleyebilirim. İşlerime bana ait olduğunu daha belirgin kılan bazı nüanslar eklemeye başladım. Zaten çalışmalarımda kullandığım beden kalıpları doğrudan kendi bedenimin parçalarından oluşuyor. Resimlerimde de benzer bir yaklaşım söz konusu.

Örneğin ilk çizimlerimde beden kılları gibi ayrıntılar hiç yer almıyordu; bugün ise bu konuda çok daha rahat hissediyorum. Bununla birlikte, gerçekçi bir temsil dili kullandığım için hâlâ belirli ölçülerde bir otosansürden söz etmek mümkün.

Kendi bedeninizle çalışmak zamanla insanı kendisine yabancılaştıran bir deneyime de dönüşebiliyor. Son dönemde özellikle, “İnsanın kendisine ait olan bir şey dışsallaştığında nasıl tiksinti ya da rahatsızlık duygusu yaratabilir?” sorusu üzerine düşünüyorum. Bu nedenle idealize edilmiş ya da güzel portreler üretmek gibi bir amacım yok. Tam tersine, kusurlu olarak tanımlanan unsurları yakınlaştırarak daha görünür hâle getirmeye çalışıyorum.

Bedenin görsel temsili ve hatırlattığı şeyler arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Bu ilişki aslında duygularla bağlantılı. Zihnimde belirli bir tema oluyor ve bu tema zamanla farklı alt başlıklara ayrılıyor. İşler de çoğunlukla bu ayrışma noktalarında ortaya çıkıyor. Bedenle kurduğum ilişki ise büyük ölçüde kelimelerle bağlantılı. Bir kelimenin zihnimde çağrıştırdığı bir kurgu, bir imge ya da bir duygu oluyor. Lisans eğitimimden sonra model olarak başkalarının bedenlerini kullanmak yerine kendi bedenimle çalışmaya başladım. Çünkü herkesin kendi meselesinin öznesi olması gerektiğini düşünüyorum.

“Onaylandı” isimli bir performans gerçekleştirdiniz. Bu performanstan ve ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misiniz?

“Onaylandı” performansını ilk kez 2020 yılında gerçekleştirdim. Kendi diktiğim beyaz bir kıyafet giyiyordum ve hem heykel hem de resim bölümlerinin bulunduğu alanda oturuyordum. İzleyiciler isterlerse gelip üzerime “Onaylandı” mührünü basabiliyorlardı. Benim performanstaki eylemim yalnızca oturmaktı.

Oldukça tuhaf bir deneyimdi. Zaman zaman performansın içinden çıkıp duruma dışarıdan baktığım anlar da oldu. Bir anlamda sosyal bir deney gerçekleştirmiş oldum. İlginç olan, insanların performansı büyük ölçüde benim bir tür onaylanma ihtiyacı duyduğum şeklinde yorumlamasıydı. Kadın olmam, beden ölçülerim ya da başka kişisel özelliklerim nedeniyle onaylanmak istediğimi düşündüler. Oysa performansın çıkış noktası bundan farklıydı.

Daha sonra Goethe-Institut’tan destek alan bir projemi dönüştürerek “Onaylandı” performansını yeniden kurguladım. İlk proje, vegan-vejetaryen bir manifesto niteliği taşıyordu; ancak izleyici tarafından bu şekilde okunmayabileceğini fark ettim. O dönemde yaşanan bir kadın cinayeti de kararımı etkiledi. Projede kullanacağım beden parçaları ve kesitleri nedeniyle, Kızılay gibi kamusal bir alanda işin farklı anlamlara çekilebileceğini düşündüm. Kadın bir sanatçı olarak o noktada durup projeyi yeniden değerlendirmem gerektiğini hissettim.

Bu süreçte “Onaylandı” performansını tersine çevirmeye karar verdim. Bu kez onaylanan kişi ben değil, başkaları olacaktı. Projenin değerlendirme sürecindeki jüri üyeleri de bu dönüşüm sırasında bana destek oldular. Performans kapsamında, arka bölümde çeşitli kıyafetlerin yer aldığı ve her tarafına “Onaylandı” mühürlerinin basıldığı bir yerleştirme oluşturdum. Ardından önce nesneleri, daha sonra da performansı deneyimlemeye gelen izleyicileri mühürlemeye başladım. Bu versiyon, benim için ilk performanstan oldukça farklı bir deneyim sundu.

Sergiye ne zaman hazırlanmaya başladınız? Üretim süreciniz nasıl ilerledi? Serginin adına karar verirken “Kendimle Aramda” ifadesi zihninizde hangi noktada netleşti?

“Kendimle Aramda” uzun süredir zihnimde dolaşan bir düşünceydi. Sergide yer alan işlerin büyük bölümü de bu düşüncenin etrafında şekillendi. Bir işe tam olarak ne zaman başlandığını söylemek benim için zor. Üretim süreci sürekli devam eden, akış hâlindeki bir durum gibi geliyor bana. Düşünceler ve fikirler zihinde olgunlaşmayı sürdürüyor. Başlangıç noktası, gelişim süreci ve ortaya çıkan sonuç her zaman birbirinin birebir devamı olmayabiliyor. Ancak genel olarak, hem çıkış noktaları hem de üretim sürecinin kendisi, ifade etmek istediğim şeyi zamanla daha görünür ve net hâle getiriyor.

“Kendimle Aramda”, kendimizle kurduğumuz o mesafeyi nasıl anlatıyor?

Aslında bu kısmıyla çok ilgilenmiyorum. Ben kendi payıma düşeni yapıyor ve ortaya koyuyorum. Sonrasındaki yorumlama alanı izleyiciye ait. Herkesin işlerle kendi ilişkisini kurmasını daha anlamlı buluyorum.

Eserlerinizde kullandığınız yakın bakış açısıyla izleyicinin bedenine ve tüketim alışkanlıklarına dair nasıl bir farkındalık yaratmayı amaçlıyorsunuz?

Tüketim alışkanlıkları konusunda, ötekinin de ötekisi olarak gördüğüm hayvan bedeni üzerinden bir anlatı kurmaya çalışıyorum. Uzun yıllardır vejetaryen olarak yaşıyorum. Bu durum ister istemez bireysel bir aktivizm biçimine dönüşüyor ve üretimlerimde de görünür hâle geliyor. Tüketim ve alışkanlıklar meselesine bu noktadan yaklaşıyorum.

İzleyicinin kendi bedeniyle doğrudan bir hesaplaşma yaşamasını hedeflediğimi söyleyemem. Daha önce de belirttiğim gibi, bu işler öncelikle “kendimle aramda” olan bir ilişkinin ürünü. Ben kendi deneyimimi ve bedenimi ortaya koyuyorum.

Beden, beslenme ve kontrol kavramlarını ağız ve deri üzerinden, yani bedenin en temel sınırları üzerinden ele alıyorsunuz. Bu bölgelerin iç ve dış arasındaki geçirgenliği görünür kılmadaki rolünü nasıl tanımlarsınız?

İç ve dış arasındaki ilişkiyi temelde Julia Kristeva'nın ortaya koyduğu abject kavramı üzerinden düşünüyorum. Kristeva'nın dışlanan, rahatsız edici ve sınırları belirsiz olana ilişkin yaklaşımını, Pierre Bourdieu'nun habitus kuramıyla birlikte okumaya çalışıyorum.

Benim üretim pratiğimde bedenin ilk fiziksel iç-dış ilişkisi ağız üzerinden kuruluyor. Ağız hem tüketimin hem de bedenin dış dünya ile kurduğu ilişkinin başlangıç noktası. Deri ise bu ilişkinin sınırını belirleyen ve aynı zamanda kırılganlığını görünür kılan bir eşik olarak karşımıza çıkıyor.

Beğeni yargıları ve toplumsal kabuller kaçınılmaz biçimde bir “öteki” yaratıyor. Bu durum beni sıklıkla, ötekinin de ötekisi olarak düşündüğüm hayvan bedenine yönlendiriyor. Görünürlük meselesi de tam bu noktada önem kazanıyor. Görünür olan şey yalnızca dışlananı ya da bastırılanı açığa çıkarmıyor; aynı zamanda iç ve dış arasındaki geçirgen sınırları da görünür kılıyor.

Sonraki
Sonraki

Hatice Karakaş ile Salı Günleri ve Yaşamın Kaydı